Nereden Çıktı Fotoğraf Merakı

Ben Fotoğrafçı Değilim ...

Gerçekten ben fotoğrafçı değilim. Tanıyanlar ve Bilenler, benim Mali Müşavir olduğumu ve kazancımı bu şekilde sağladığımı bilirler.

Yurtdışına çıkarken eşten dosttan makinelerini isterdim, fotoğraf çekeyim de gezdiğim yerlere dair hatıra olsun diye. Sonraları bu sosyal medya aplikasyonu Instagram epey hitlere çıkınca, biraz da kurcalarken, bir de baktım ki insanlarla aynı yerden aynı açıdan fotoğraf çekmişiz, benimkisi küflenmiş peynir, onların ki ançuezli pizza kıvamında. Dedim bu iş nasıl oluyor böyle? Birkaç kez daha böyle görünce bu işe bir eğilmek lazım diyip en sonunda ikinci el Nikon D90 aldım ve makinenin özelliklerine başladım bakmaya, epey de bir kurcaladım. Sonrasında başkalarının çektiği fotoğrafların özelliklerine bakmaya başladım. İnsanları taklit ederken, birkaç ayın sonunda güzel şeyler çıkmaya başladı. Ama bu ben değildim, kopya koyun Dolly gibiydi durum anlayacağınız. Karakter olarak detaycıyım ve elime aldığım bir işi düzgün yapmaya gayret eden birisiyim. O zaman elime bir kahve alıp düşünmeye başladım. Peki biz bu yapay zekaları içerik ile besliyorsak ve onlar öğreniyorlarsa, insanın öğrenmesinde tersine mühendislik yapsak nasıl olur acaba dedim ve başladım Youtube videolarına gözatmaya, bloglara bakmaya, fotoğrafçı ve fotoğrafçı olduğunu iddia eden Instagram hesaplarını takip etmeye. O aralarda bir aydınlanma geldi diyebilirim. Birkaç ay içerisinde de artık hoş birşeyleri daha çok bilinçli olarak yakalayabiliyordum. Lakin henüz istediğim performansı yakalayamadığımı düşündüğümde işin sırrının Adobe Lightroom’da olduğunu farkettim. İnsanlar fotoğraflara hep bir manüpile edilebilir alan olarak bakıyorlardı.

Eski fotoğrafçılar filmleri tab etmeden neyi çektiğini görmeden bazen aylarca bekliyorlardı. Sonuçları bugün ki teknoloji ile yakalayamıyorsak, işin sırrı gözünün tekini tüm dünyaya kapatırken, bir gözünü hayal dünyana açıyor olmanda gizli olmalıydı. Aslında fotoğrafçı bugün ne çeksem diye yola çıkmamalı, neyi çekeceğini kafasında tasarlayıp Evrenin ona sunduklarının peşinden yol haritasını çizmeli. Böyle düşünmeye başlayınca hayata bakış açısı değişiyor insanın, çünkü baktığınız yerdeki konuya daha detaylı bakıyorsunuz. En azından ben öyle düşünüyorum.

Genelde model olarak Hayat Arkadaşımı kullanıyorum. Ve sizlere de tavsiye ederim, gözleriniz en çok sevdiğiniz güzel bakar, dolayısıyla onun en güzel hallerini yakalayabilirsiniz ve size poz verse de en doğal halini yakalarsınız. Günümüzde birçok kişi, “farkında olunmadan çekilen fotoğraflar çok doğal ve çok güzel oluyor” demekte. Evet Çok doğal olduğu kesin, Ve insan kendi doğallığını gördüğünde yani kendisine dışarıdan üçüncü bir gözle baktığında daha güzel görür. Çünkü kendisinin görmediği bir anını görüyordur. İşte tamda burası bir hayat öğretisidir; “Kendinize dışarıdan bakmayı becerdiğinizde eksik ve fazla yanlarınızı görürsünüz”

“Fotoğraf makinesini alıp çekmeye başladıkça kendinizi bulursunuz” diyordu youtube’daki videoda birisi. Bunu sonradan anlıyorsunuz, çektiklerinizde gözünüze hoş geleni görmeye farkettikçe.

Ben portre ve sokak fotoğrafı konusundan hoşlandığımı farkettim. Bu konuda 50mm lens ile keyifli zamanlar geçiriyorum. Keza makinem şuanda Canon EOS 700D ve renkleri çok hoşuma gidiyor ama eksikliği, netleme noktasının az olması. Bunu da düzelteceğim yakın zamanda ama ne makine alırsam alayım, keyif alacağım şeyleri çekmeye devam edeceğim kesin. Bu paragraf da ne makine almalıyım sorusuna cevap kıvamında oldu.

Kabul ediyorum, bir sevemedim, kocaman bir yapının önünde virgül gibi poz verilmesine. Hani duyarsınız sizlerde, “buraları da çektin mi” veya “aldın dimi şurasını da”  tam da bahsettiğim bu işte.

başka hobi olamaz mıydı?

Belki de olabilirdi. Bilmiyorum ama nedense daha çok keyif alıyorum birşeyleri yakaladığımı farkettiğimde. İnanın, sokaklar o kadar cüretkar ki, anlatamam. Tabi bunun kötü tarafı da var, algılarınız gereğinden fazla açılmaya başladığında odaklanma problemi yaşıyorsunuz ve yanınızdaki kişilere odaklanamıyorsunuz. Sonrasında problemler olabiliyor. Kendi adıma konuşmam gerekirse, farklı yerlerde olmanın ve sürekli her detayı görmeyi alışkanlık haline getirdiğinizde ve üzerine bir de her baktığınıza artık “fotoğraf karesi” gibi bakmaya başladığınızda, insanları bir portre/silüet, diğer her şeyi ise bir kompozisyon olarak görmeye başlıyorsunuz. Henüz bazı fotoğrafçılar gibi havaya bakıp “diyafram şu şu olmalı, enstantane de bu bu olmalı” diyecek birisi değilim, (bu cümle asla bir eleştiri değil, hâşâ) ama gözümü sadece gördüğüm kare ile buluşturmak, benim başka bir hobiye ilgimi bu denli keyiflendiremezdi diye düşünüyorum.

Buraya tarafımdan farklı zamanlarda çekilmiş birkaç fotoğraf bırakıp, yazıyı tamamlayayım.

Sevgiyle ve ışıkla kalın,

(Visited 19 times, 1 visits today)

Leave A Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir